OCAK / JANUARY-2013
ORHAN URAL KİMDİR? : İstanbul Erkek öğretmen Okulu'nu bitirdikten sonra Güzel Sanatlar Akaremisi'nde bir süre okudu. 1932'de öğretmenlikten ayrılarak karikatürcülüğü uğraş edindi. Son Posta, Hemşeri, Vakit, Haber, Tasvir, Tercüman gazeteleriyle Akbaba, Karikatür, Şaka dergilerinde çalıştı. Nasreddin Hoca adlı bir dergi ve kendi adını taşıyan yıllık karikatür albüm leri yayımladı. Kimilerine eski dizeler, şarkılardan esinlenen alt yazılar eklediği çizgilerinde güncel ve toplumsal olaylara, yerel tiplere ilişkin geleneksel gülmece anlayışına bağlandı.
- - -

Karikatür tarihimizde 1930-1940 yılları dönemine baktığımızda; Cemal Nadir Güler, Ramiz Gökçe, Ratip Tahir Burak, Salih Erimez, Zahir Güvemli, Necmi Rıza Ayça gibi karikatürcülerin arasında, Cumhuriyet döneminin ilk çizerleri olarak Orhan Ural'ın da ismi geçiyor. Fakat her nedense, Cemal Nadir ve Ramiz Gökçe gibi çizerlerle aynı derecede çizimleri olmasına, karikatür yayınları çıkarmasına rağmen, Türk karikatüründe pek sözü edilmeyen, gölgede kalmış bir isim olarak dikkatimi çeker Orhan Ural.

Yaşamım boyunca; çok konuşulanı da, az konuşulanı ya da hiç konuşulmayanı da merak etmişimdir. Bilinenin, bilinmeyen yanını, bilinmeyenin de bilinmesi gerektiğine inandığım yüzünü, söylentilerden öte öğrenmek istemişimdir. Hani deyim yerindeyse bu merak, arkeolojik kazı yapmaya benzer, biraz da felsefi sorgulamaya. Deştikçe, derine indikçe, geçmişten geleceğe bizlere bırakılan her türlü mirasın belki de ezberlerden çok farklı olduğunu görmek olasıdır. En azından peşine düştüğümüz "iz"in daha bir ayrıntısına ulaşmak, olayları, kişileri daha bir doğru değerlendirmek, benim için daima bir anlam taşır. İçimdeki keşif duygusu da zaten bunu gerektirir hep.

Kaldı ki; ne kadar yol alınırsa alınsın, ne kadar bilgiye ulaşılırsa ulaşılsın her zaman vardığımız sonuç, yine de bir "önyargı" olarak eksik kalacaktır mutlaka.

Ne yazık ki, kaynak diye başvurulan pek çok yazılar, hep bir "ahbap-çavuş ilişkileri"ne dayanan, objektif saptamalardan uzak yaklaşımlarla, övgü ya da tersi yergi içeren kurgulamalardan öte bir şey ifade etmemektedir. Orhan Ural ile ilgili bazı yazılı ve sözlü kaynaklarda da durum farklı değil. Olumlu ya da olumsuz söylemlerin ötesinde, benim için önemli olan, tüm bunların herhangi bir içtenliği barındırmamasıdır. Birini seversiniz, sevmezsiniz. Ama böylesi kriterlerle, sağlıklı bir zihinsel değerlendirme yapmamız olanaksızlaşır.

Orhan Ural'ın hakkında bir şeyler yazmak isterken, doğrusu sağlıklı bir bilgi kaynağı edinemedim. O'nun hem kendi kuşağının çizerleri arasında neden gölgede kaldığı, hem de daha sonra ki "50 kuşağı çizerleri" diye adlandırılan karikatürcüler arasında neden kabul görmediği, karikatür araştırmacılarının da neden kendisine ilgi göstermediği merak konusu. Hakkında bazı olumlu ama daha çok olumsuz görüşler edindim. Ancak; olumsuz görüşlerin "neden"i ve "niçin"i hakkında net bir gerekçe sunan yok. Az sayıda ki kimi kaynaklarda, kendisinin muhafazakar olduğu ve bu nedenle camia içerisinde dışlandığı, diğer yanda da Necmi Rıza ile birlikte çıkardığı "Diktatör" karikatür dergisinde, 27 Mayıs darbesini destekleyen, devrik Demokrat Partisi yöneticilerini hicveden karikatürler çizdiği gerekçesiyle, yine bazı çevrelerce ağır eleştirilere maruz kaldığı görülüyor... Yani, aslında hakkında duru bir görüntü yok gibi. Karikatür tarihimizde önemli bir yere sahip olmasına karşın geri planda kalması, acaba kendi kişisel tercihi miydi yoksa gerçekten dışlanmış biri miydi?

Karikatürümüzün bilge çizerlerinden biri diyebileceğimiz Yurdagün (Göker) ağabeyle zaman zaman sohbetlerimizde Orhan Ural'ın adı da geçer. Yurdagün ağabey, Orhan Ural'ın da en az Cemal Nadir ve Ramiz Gökçe ayarında, aynı sosyal görüşü savunan, aynı espri anlayışında bir çizer olduğunu söyler. Orhan Ural'ın bazı karikatürcülerce görmezden gelindiğini öne sürerek, onun geri planda kalmasını büyük haksızlık olarak niteler.

1937'de Türk karikatürünü temsilen sergi için Londra'ya davet edilen ilk çizerlerimizden biri olan Orhan Ural ile ilgili her ne kadar sınırlı bilgi olsa da karşılaştığım bazı kaynaklarda hakkında yazılanları okuyunca, Ural'a haksızlık yapıldığı konusunda Yurdagün Göker'e hak vermemek elde değil, diye düşünüyorum.

Örneğin; 1955 yılında yayımlanan TEF dergisi karikatürcüleri albümünde, dergi adına kaleme alınmış olan Türk karikatürünün değerlendirildiği imzasız bir yazıda Orhan Ural ve Necmi Rıza hakkında oldukça ağır ifadeler kullanılmış. "50 kuşağı karikatürcülerince" çıkarıldığı bilinen bu dergideki (mecmua), o kuşaktan olan ve sonradan karikatürümüzün saygın isimleri arasında yer alan, tanınmış bir çizerimizce yazılmış olduğu tahmin edilen yazının bir bölümünde, kendilerinden önceki kuşakla ilgili bir değerlendirme yapılırken Orhan Ural ve Necmi Rıza Ayça gibi çizerleri, Türk karikatürüne hiç bir tehlikesi olmayan (yani diğer çizerlere rakip olamayacak) imzalardan biri olarak yorumlanmıştır. Sözü edilen çizerlerden bahsedilecekse, sırf basında yer işgal etmiş olmalarından dolayı olabileceği iddia edilmiş ve bizzat isim verilerek Orhan Ural'ı gerek konuları gerekse çizgileri bakımından, anlayış ve zevk eksikliğinden yoksun biri olarak yorumlanıp "Nüktelerinin mizah değeri olmadığı gibi çizgilerinin de resim değeri yoktur. Zaten eski karikatürcüler tarafından da ciddiye alınmamıştır." şeklinde görüş belirtilmiştir. Aynı yazıda Orhan Ural'ın yakın dostlarından olan, Necmi Rıza için de "konuları bakımından bir değeri olmamakla beraber, çizgi yönünden Orhan Ural kadar bilgisiz değildir" denilerek, "kötünün iyisi" olarak değerlendirilmiştir. Genç bir çizerin, eski kuşak karikatürcüler hakkında görüş belirtmesi kadar doğal bir şey olamaz. Ancak ifade biçimine bakıldığında bu sözlerin arkasında bugün (ne yazık ki hiç biri hayatta olmadığından) bilemeyeceğimiz bambaşka bir niyet ve maksat mı var acaba, diye düşünmek zorunda kalıyor insan.

Peki, Orhan Ural'ı yok sayan, tanımayan, böylesi bir görüşün genç temsilcileri hakkında ustalar ne düşünüyordu acaba?

1950'lere kadar gelen süreçte Türk karikatürüne yön veren ve kendisinden sonraki genç kuşak karikatürcülerine yol gösterici olduğu söylenen Ramiz Gökçe, 1.6.1943 tarihli "Yarım Ay" dergisinde Şevket Evliyagil'in "Ramiz'le Konuşmalar" başlıklı röportajında "Gençlerde mesleğinize ehil olacak simalar görüyor musunuz?" sorusuna karşılık yüzü asılır ve üzülürcesine, "Maalesef" der, "hepsi birer kopyeci."

İşin içine girdikçe; dönemin bazı eski ve genç kuşak çizerlerinin birbirlerini "kopyacılıkla" (yurt dışında yayımlanan karikatürleri birebir uygulamakla) suçladıklarını görüyoruz. - Günümüzde bu geleneği sürdüren karikatürcülerimizin varlığı da onlara rahmet okutuyor ya, her neyse...

Türk karikatürünün öncüsü kabul edilen ustalarımızın çizgilerinin özgünlüğü hakkında günümüzde de tartışma konusu çeşitli
yorumlar yapılmaktadır. Örneğin; Cemal Nadir'in yönlendirdiği ve 1943'te Amcabey dergisinde ilk karikatürlerini yayımladığı, ülkemizin ilk kadın çizerlerinden sayılan Selma Emiroğlu bile ustası hakkında görüş belirtmekten kaçınmamıştır.

Vefatından önce 2001 yılında geldiği İstanbul'da, karikatürcü İzel Rozental ile yaptığı söyleşide, ustası Cemal Nadir hakkında şunları der: "O aralar bir Alman karikatüristi vardı: H. O. Plauen... Hitler döneminde önce hapse atılmış, sonra da kendini öldürmüş. Onun çizgilerinin çok etkisinde kalmıştım. "Baba ile Oğul" diye bir tiplemesi vardı. Cemal Nadir Ustanın da onu çok sevdiğini fark ettim. Arkadaş dergisine çizdiği "Dede ile Torun" kıyafetlerine varıncaya kadar öbürünün bir paraleliydi. Bunu farkında olmayarak sempatisinden yaptığına eminim."

...

Ne Cemal Nadir'in, ne Ramiz Gökçe'nin ne de diğer tüm ustalarımızın karikatürümüze kattıkları değeri tartışacak değilim. Amacım onlarla, sözkonusu  Orhan Ural'ı kıyaslamak da değil. Zaten abesle iştigal olur. Her birinin ayrı ayrı önem taşıdığının bilincindeyim.

Vurgulamak istediğim şey; birini "var", diğerini "yok" sayamayız. Kişisel beğenilerimizin çok üstünde "değer"lerdir bunlar.  İlkeli ve objektif olmak bunu gerektirir. Ki; ayrıca hiç kimse makam ve hüküm sahibi değildir. Eleştiri yapmakla, karalamak, yadsımak arasında fark vardır.

Bu bağlamda;  Bu yazıyı hazırlarken, karikatür tarihimiz hakkında aslında bilmemiz gereken daha çok şey olduğunun bir kez daha farkına vardım. Zihnimizde canlandırdığımız görüntüler ile gerçeğin örtüşmediğini anladığımızda belki de çok geç olacaktır.

21 Kasım 1978 tarihinde aramızdan ayrılan Orhan Ural'ın huzurunda hayatta olmayan bütün ustalarımızı sevgi ve saygıyla anıyorum...


"Gazeteden çıkınca üç kurşunla öldürülecektim!".
Merhum gazeteci Ayhan Yetkiner'in "Nasreddin Hoca'nın Torunları/Cumhuriyet'in 50. Yılında Türk Karikatüristleri" adlı kitabında yer alan, kendi kaleminden bir anısı... (1973, İstanbul)

Çok partili devre girdiğimiz günlerdeydik. Büyük bir gazetenin günlük, haftada bir defa da arka sayfada renkli iç politika hayatımızın renkli olaylarını karikatür tabloları halinde çiziyordum. Yine bir hafta böyle bir karikatür tablosunda galiba biraz zülfüyâra dokunmuşum ki, öğleden sonra gazetenin telefonları tehdit, küfür dolu olarak çaldı durdu. Nihayet bir tanesi daha ileri giderek:
"Orhan Ural, matbaadan çıkınca sana bizim partiye çatmanın ne olduğunu öğreteceğiz. Üç kurşunla gebereceksin..."
Telefonu kapadım. Gözlerimin önünde yakın tarihimizin matbuat şehitleri sıralanmış geçiyordu sanki.

Kaderimizde bu da varmış, ne yapalım diyerek masamın başına geçtim. Ertesi günü çizeceğim karikatürlerimin lejantlarını düşünmeye başladım. O sırada yazı işleri müdürümüz rahmetli Reşat Feyzi dostum emniyet müdürlüğüne telefon ederek hayatımın korunması için tedbir alınmasını istemiş. Yarım saat sonra gazeteye iki sivil memur geldi. Kendilerini takdim ettiler. Beni matbaadan kazasız belasız çıkarıp evime yahut akşamüstleri daima birer saat uğradığım emektar Son Posta gazetesine kadar götürmeye hazır olduklarını söylediler. Mahalle mektebine giden çocuklar nasıl kalfaya teslim edilirse, rahmetli Reşat da beni polislere emanet etti. Arkamdan bir okuyup üflemediği kaldı. Gazeteden çıktık. Memurların sağ elleri pantolon ceplerinde, ben ise ortalarında yürümeğe başladık. Cağaloğlu'ndan tam sağlık müdürlüğünü geçtik;  Yerebatan'a kıvrılırken birdenbire kulaklarımızın zarını:
"Çat, çat, pat, pat..."
Sesleri adeta yırttı. Memurlar bir sağa bir sola seyirttiler. Ben kendime yokluyorum. Ayakta idim. Yere yuvarlanmamıştım. Vurulmuş muydum acaba? Fakat yere düşmüyordum. Ensemden soğuk bir ter vücuduma doğru yayılıyordu. Keçeleşen ayaklarımı biraz harekete geçirdim. Bir iki adım attım, yürüyebiliyordum. Vurulmamıştım. Birdenbire başımı sağa çevirdim, gayri ihtiyari dudaklarında bir tebessüm belirdi. Meğerse bir iki saniye evvel işittiğim bu çat patlar tabanca sesleri değil, biz kaldırımda yürürken asfalttan hızla, geçen bir taksinin eksoz borusundan çıkan sesler değil miymiş?
Yanımdaki memurlar birden toz olmuşlar, ikisi de ayrı ayrı yanımızdaki apartmanın kapılarında artık siz ister mevzi almış deyin, ister saklanmış deyin.
Bir iki dakika sonra onların da rengi kireçleşmiş, ürkek adımlarla bana doğru geliyorlardı.
İşte Babıâli'ye 35 senesini vermiş bir karikatüristin başından geçen gülünçlü bir "Dramın" küçücük hikâyesi...
GERİ DÖN / BACK
Orhan Ural'ı anımsamak ve karikatürcüleri anlamak (!)
. Cemal Nadir ve Ramiz Gökçe gibi Türk karikatürünün öncüleri sayılan isimlerle çağdaş olan ve 1937'de Londra'da Türk karikatürünü temsilen sergi açan ilk çizerlerimizden Orhan Ural'ın, karikatür tarihimizde bir yere konmamasının ardında yatan gerçekler nedir? Bazıları gerçekten fikir beyan eder, bazıları da kendisini makam sahibi ilan eder... Orhan Ural'ı ölüm yıldönümünde anarken, bir yandan da birbirimizi anlamak için kibirlerimizle yüzleşme zamanı değil mi? - Aziz YAVUZDOGAN




 








FENAMİZAH e-dergi'nin Kasım 2013 sayısında yayımlanmıştır...






sayfa: 30







sayfa: 31








sayfa: 32







sayfa: 33







Zeki Beyner, Gazeteciler Cemiyeti'nin yayın organı "Bizim Gazete"de İskender Özsoy'a, 2001 yılında verdiği bir röportajda Orhan Ural'dan söz eder: "Akbaba'da çizmeye başladıktan sonra hiçbir yere karikatür vermedim. Ben, Zeki Beyner Akbaba'da oldum. Karikatür merakım kendiliğinden oluştu. Belki gizli bir yetenek, bilemeyeceğim. Bir de Orhan Ural'ın etkisi olmuştur sanıyorum. Ural o zamanlar Son Posta Gazetesi'nde çiziyordu. Ben vapurda Son Posta'yı okuyanların gazetelerine dikkatlice bakardım. Ural'ın çizgilerini incelerdim. Ama karikatürde kendi kendimi yetiştirdim. Ustam yok. 'Bir ustam var' demek hem ustalara, hem bana haksızlık olur."
.
Bedri Koraman da 2006 yılında Photoshop Magazine isimli bir dergide, Murat Akçiçek'in yaptığı röportajda ilginç sözler eder: "Karikatürün okulu yok. Bizim önümüzde istifade edebileceğimiz, hoca olarak görebileceğimiz insanlar da yoktu. Bir Cemal Nadir, bir Ramiz vardı görebildiğimiz... Onlar da batı etkisinde çok fazla kalamadılar, savaş yılları içerisinde çalıştılar. Çok sonraları kimsenin bilmediği bir takım bilgilere ulaştım, Cemal Nadir'in bir Alman karikatüristin, hatta çizgilerinden dahi yararlandığını tespit ettim. Orhan Ural da vardı ama... Cemal Nadir vardı. Cemal Nadir daha yaratıcı, daha beyni işlek bir adamdı."
Orhan Ural'a dair...




 








Karikatürümüzün ustalarından Niyazi Yoltaş anılarında Akbaba'nın sahibi Yusuf Ziya Ortaç'tan söz ederken Orhan Ural'a dair bir anekdot da paylaşır: Yusuf Ziya Ortaç, bazı karikatüristlere konu verip karikatür çizdirirdi. Bir gün bana şöyle demişti; 'Niyazi, ben konuyu buluyorum, karikatürü gözümde aynen canlandırabiliyorum ama bir türlü çizmesini beceremiyorum.'  Bir gün karikatürist Orhan Ural telaşla Yusuf Ziya Ortaç'ın odasına dalmış, heyecanla 'Çok güzel bir konu buldum' demiş. Yusuf Ziya bey yavaşça başını kaldırıp Orhan Ural'a bakmış 'Kim düşürmüş acaba?' diye yanıtlamış...
Kendi çizgisiyle; Orhan Ural.
Orhan Ural'ın evine giren hırsız......




 








Henüz 18 yaşında olmasına rağmen 42 sabıkası bulunan Ayşe Sevim Çindemir adlı bir kadın hırsız, 1951 yılının Nisan ayında Orhan Ural'ın evinde ortalığı karıştırırken üstat tarafından suçüstü yakalanıyor. Derhal suçüstü mahkemesine çıkarılan kadın 1 ay 20 gün hapse mahkum ediliyor. Kararı gülümseyerek karşılayan kadın hırsız, duruşma sonrası etrafını çevreleyen gazetecilerle şöyle ifade veriyor, "Ressamın malı kadar yüzüne de aşık olmuştum ama o anlamazlığa geldi."
sayfa: 34







sayfa: 35