OCAK / JANUARY-2013
"Aslan" yattığı yerden, bir de kükremesinden...
Türk karikatürünün duayenlerinden Yurdagün Göker ile bir söyleşi... - Aziz YAVUZDOGAN




 








GERİ DÖN / BACK
Mahallenin çocukları ona saldırmış daha dokuz yaşındayken, Beşiktaş'ta, Abbas Ağa Parkı'nda ilk sergisini açtığında. "Bu karikatürleri sen çizmedin" diye. Belki tebeşir tutmasını dahi beceremiyorlardı... O gün bugündür karikatür çizmeyi meslek edinmiş üstat ve mahallenin çocukları da saldırmayı...

Yurdagün Göker'den söz ediyoruz. Karikatürümüzün duayenlerinden. Mayıs'ın aydınlık bir pazar günü, Çamlıca'daki evinde bizi konuk etti ustamız. Çok şey konuştuk; karikatürü, karikatürcüyü rahatsız etmeden fakat olması gerektiğince ve elbette olmaması gerekenlere ederek niyet. E, mahallenin çocuklarının da kulakları çınlayacaktır elbet...

Sohbete deyim yerindeyse "damar"dan girelim istedik. Damar dediğin bazısı atar, bazısı toplar. Neyse; "Sizi bilenler bilir ama yine de algı düzeneklerimizde belki farklı bir görüntünüz vardır abi" deyip, bizim zihnimizdeki günahkar görüntülerin iştahını tıkaması için kendi zihnindeki Yurdagün Göker'i anlatsın diye sözü verdik. Tilki'nin kuyruğu mangaldan kül uçurmaz, biliriz.
"Bir insanı dışarıdan nasıl algıladığın, kendini bir yerlere koymak isteyenler için önemlidir. Ben karikatür çizerim. Kendimi bazı algılara kanıtlamak zorunda değilim. Karikatürcülük benim mesleğim. Bu işten para kazandım, kimsenin kazanamayacağı maddi imkanlar elde ettim. Eğer hakkımda bir takım olumsuz değerlendirmelerde bulunuluyorsa, o kişilerin ne yaptığına bakarım. Çünkü kendilerinin bir "şey" olmadığını farketmeyen bir "şey"ler, bir "şey" söylemek için ortaya bir "şey"ler atarlar. Şu kadarını söyleyeyim; Dünyada görmediğim çok az ülke kaldı. Hiç bir ülkede 'doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar' diye bir atasözü yok. Bana sivri dilli diyenler, beni köyden kovsalar da ben buyum..."

İnsanın yalnızca eli kalem tutması ile özgürlük düşkünü olması arasındaki ilintiyi kemiren zihnimizi biraz rahatlatalım, öğrenelim diye sorduk üstada; Çizgiyle, düşünceyle kadim dost olmak nasıl bir ustalık ister?

"Karikatürcü, karikatürcü olmayı düşündüğünü hissettiği anda kendine şunları sormalı. Benim karikatürcü olmam için bana verilen yetenekler nedir? a) Eleştirel bir göze sahip miyim? b) Yaptığım eleştirileri ne gibi bilgi, tecrübe, zeka (espri), üzerine oturtabilirim?  c) Çizgiye kabiliyetim var mı? Tabi ki karikatürcünün en büyük özelliği yaptığı eleştiride, içini, eleştiriyi güçlü kılmak için yeterince eğitim ve bilgiye sahip mi?" diye sıralayıp, çok bilmek için çok okumanın gerekliliğine işaret ederek. karikatürün aslında çok zor bir sanat olduğunu söyleyen Yurdagün Göker, "Çünkü herhangi bir konuyu hicvederken, yaptığınız eleştirel esprinin sebebini, olaydaki tersliği, varsa saçmalığı çizginizle ve felsefenizle en alakasız insanın bile kavrayacağı şekilde çizmek, kolay bir şey olmasa gerek" diyor...

Hani alışılageldik bir söyleşi yapmayalım havalarındayız ya; "Karikatürün hafızası var mıdır?" gibi hiç kimsede bulunmayan soruyla, bir gram daha nasıl saç baş yoldurulur diye not düşelim tarihe...
Yurdagün abi dünden hazır, "Eğitim, bilim ve estetikte insanlığın geldiği noktada, toplumsal hafızanın olması gerçektir. Toplumsal hafıza tabi ki düşünce, felsefeyle iç içe olan karikatür için geçerlidir. Bu karikatürcünün değil, karikatür sanatının hafızasıdır. Karikatür, konusunu insandan aldığı ve insana verdiği için, var olan dününü, yaşadığı gününü, yaşayacağı yarına ait hafıza barındırır."

Ustamız bunları söylerken laf lafı açar hesabı ya da ölü kefenlenmeden diyelim, karikatüre bir tanım daha mı eklesek de tarihe geçsek, düşman çatlatsak diye, karikatürün insanlık için bir "zihin açıklığı" sağlayıp sağlamadığını soruyoruz hemen...

Oysa tanıdık bir ses hevesimizi kursağımızda bırakıyor; "Karikatür her sanat dalı gibi topluma mesajlar verir. Zaten sanatçı da toplumun mikrofonu, hoparlör sistemi gibi hissettiklerini yüksek desibelde aksettirir. Bu şekilde uyarılmış olan kimselerden bazıları için 'Aa! Bu böyle düşünülebilirmiş!' gibi yönlendirici bir etkisi olabilir."

Hafızaya taktık ya! Felsefe yapmaya devam. "Peki," diyoruz ustaya. "Bu hafıza kendini nasıl beslemeli?"

"Çok okumak, araştırmak." diye yanıtlıyor tabi ki. "İnsan üzerindeki gözlemleri, yalnız kendi penceresinden değil, her pencereden nasıl göründüğünü ben anladım, bunu herkes anlasın diye düşünmeden insanlığa faydasını sorgulamalıdır."

Sıkıldık. Hadi fikirdi, düşünceydi-felsefeydi, geçtik bunlardan. Bir mizahçının eğlence anlayışı nasıl olmalı? Mesela; Yoğurtçu Parkı'nda uygulanan bir lokal anesteziyle, kitlelerin yoğurt kabı biriktirme alışkanlığını 'sarımsaklasak da mı uyutsak, sarımsaklamasak da mı uyutsak' diye kafa yoğurtarak, kalsiyum depomuza ne katkı sağlarız?  Mesela; Zeytinyağlı fasülyenin yanına, cacık! Neyse daha da sulandırıp, üstüne bir de hıyar rendelemeden, üstada 'anlattığı özelliklere sahip karikatürler ne kadar çiziliyor, ne kadar o kalitede mizah yapılıyor Türkiye'de?' diye soruyoruz.

O, bizim iç seslerimize alet olmadan yanıtlıyor;
"Bence eğlenmek kimseye veya herhangi bir seye zarar vermeden sevdikleri veyasevdiği şeylerle uygun bir ortamda uygun şartlarda vakit geçirmektir. Eğlenmek daha doğrusu eğlendiği şeyler kişinin ruhsal yapısı kültürü ve içinde yaşadığı toplumun örf ve adetleri ile alakalı bir şeydir.

Kitap okumak, konsere gitmek, gezmek görmek, televizyon seyretmek, maça gitmek, meyhanede arkadaslarıyla içmek, arenada gladyatörleri seyretmek gibi. Mizahçıların nasıl eğlendiklerine gelince; onlar da tabi ki diğer insanlar gibi bazı şeylerden keyif alıp eğlenir bazı seylerden de sıkılırlar. Ama o bir mizahçı ise eğitimli ise kişisel kompleks ve zevklerinden uzaklasarak etrafına bakıyorsa. çok fazla gülen ve eğlendiren birisi olamaz. Eğitimsiz, kültürsüz, görgüsüzün eğlence diye yaptıkları saçmalıklar, komplekslerininn göstergesidir. Bu konuya açıklık getirmek için iki ornek vereyim. Yeni sünnet olmuş çocuğu ile kahvehaneye giden adam oğluna "haydi oğlum göster amcalara şeyini" der. O çocuk pantalonunu indirince de herkes güler. Baba ve arkadaşları eğlenmişlerdır. Akşam eve gidince adam olayı eşine de anlatır. Bu şekilde eşi de eğlenmiş olur. Oysa nüfusunun %50'si erkek olan ülkemizde en az 35 milyon kişi aynı sünnet olayını yaşamıştır. Eğlence, eğlenme bunun neresinde?
İkinci olarak;  Çok dar bir çevre için eğlence olacak bir şeyi, dünyayı güldürecek sanarak duyurmayı düşünen tipler, hayatları boyunca hiç bir şey olmamış, hayatları boyunca hep "ben kimdenim, ben kimdenim!" deyip, "kim benden?" diye düşünememişlerdir. Örneğin arkadaşıyla oynadığı tavla oyununu,  gidip karısına, sonra telefonla, maillerle arkadaşlarına sonra da facebook'ta, fırsat bulursa da gazete köşelerinde, milleti eğlendirme aracı olarak kullanması, onun kompleksini ve o güne kadar hiç bir şey olmamasını, bir başarısı olmamasını gösterir. Tabi ki bu eğlenmek değildir. Türkiye'de şu anda 570.000 kahvehane 1412 kütüphane mevcuttur. (bkz. google). Her gün 10 kişi 3'er kere tavla oynasa günde 17.100.000 tavla maçı yapılmış, 17.100.000 kişi de arkadaşını yenmiş olur. Yani demem odur ki; bu tavla oynayanları ve çevresinde ki üç beş kişinin  dışında kimseyi ilgilendirmez. Eh, hani o zat Obama veya Papa gibi dünyanın tanıdığı kişiler olsa, hadi neyse.  Kim ne yapsın Yalova kaymakamını? Bunda eğlencelik ne var?"

Yurdagün abi; Mizah tiryakiliktir, diyor. Çok yerinde bir söz. Biz de diyoruz ki; Bu tiryakiliğin mahkumu olan mizahçı, başkalarıyla uğraştığı kadar, kendisiyle de uğraşmalı. İçtenlik ve tahammül bunu gerektirir. Çizginin yanı sıra laf üretiyorsak, cesaretimiz, yüreğimiz varsa, bunu hiciv sanatı için yapalım. Ayıbın akibeti niyetten belli olur.

Ustamıza teşekkür ediyoruz.
"Aslansın!" Yurdagün abi!

Karikatürümüzün ustalarından Yurdagün Göker ile Çamlıca'daki dubleks evinin terasında çok şey konuştuk, konuşamadıklarımız da vardı elbette insanın unuttuğu ve dünyaya bir türlü sığdıramadığı...




 








BEŞİKTAŞ'IN GELMİŞ GEÇMİŞ EN YAKIŞIKLI BASKETBOLCÜSÜ..
Çalışma odasının her bir köşesinde kendisine dair, geçmişine ait ne varsa bulup çıkaran Yurdagün ağabey, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nde basketbol oynadığı
yıllara ait fotoğrafını gösterirken, o yılların heyecanını yeniden yaşıyor gibiydi.
YAVRUTÜRK...
Meslek yaşamı boyunca bir çok çocuk kitabına imza atan Yurdagün ağabey, Hayat Yayınları'nın danışmanı olduğu 70'li yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı Yayınlar Komitesi Üyeliği'ne seçilmiş ve o dönemde bakanlık adına İstanbul'daki ofisinde Yavrutürk dergisini yayımlamış...
NASA'YA ÇİZGİ FİLM...
Dolu dolu geçen sanat yaşamına bir de çizgi film sığdırmış Yurdagün Göker. Yukarıda Almanya'da çalıştığı yıllarda NASA (Amerikan Uzay Araştırmaları Merkezi) için hazırladığı 30 dakikalık bir çizgi filmle ilgili Alman basınında
yer alan haberin küpürü görülüyor.
YURDAGÜN GÖKER KİMDİR?: 1935 yılında Edirne'de dünyaya geldi. Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra iktisat, arkeoloji ve sanat tarihi eğitimi aldı. 12 yıl Beşiktaş kulübünde basketbol oynadı, kaptanlık ve antrenörlük yaptı.

1952 yılında İstanbul Oda Karakedi mizah dergisinde karikatürist olarak başladı. Havadis, Son Havadis, Yeni İstanbul, Tercüman, Türkiye ve Cumhuriyet gazetelerinde çizdi, Hayat ve Ses dergilerinde danışmanlık, TGRT'de genel müdür başdanışmanlığı yaptı. Montreal ve Scaremberg karikatür yarışmalarında ödül aldı. 1965 yılında Montreal'de ödül aldıktan sonra Almanya'ya gitti. Karikatür ve hikayeleri Bunte, Das Freizeit Magazin, Hobby, Horzu, Kicker gibi bir çok Alman yayın organında yer aldı. NASA için 30 dakikalık bir çizgi film yaptı. 1975 yılında Türkiyeye döndü.  Nasrettin Hoca ve Nasrettin Hoca'dan Keloğlan'a adlı çizgi romanları ile 13 Keloğlan albümü, 3 Bora albümü yayımlandı. 106 kitap resimledi, bazılarının yazarlığını yaptı. Nasrettin Hoca Keloğlan'a İngilizce Öğretiyor albümünü yayımladı.

İkisi yurt dışında olmak üzere beş kişisel karikatür sergisi açtı ve sayısız karma sergiye katıldı.
FENAMİZAH e-dergi'nin Haziran 2013 sayısında yayımlanmıştır...






sayfa: 26






sayfa: 27






sayfa: 28